Panel

Güvercinler ve direniş

Viyana’ya uzanıyoruz. Neuer Wiener Diwan derneğinin “Hayvan ve Zaman” başlıklı etkinliğine. Konuşmacı Afgan kökenli felsefeci, sanatçı Fahim Amir. Anlatılan güvercinlerin ve metropollerin güncel tarihi. Özgün başlığı “We shit on everything you love” olan konuşma metnini naklediyoruz.

FAHİM AMİR


Sadece bir deli, hayvanların politik olduğunu söylerdi. O deli benim. Belki bu sunumdan sonra hayvanların politik olduğu düşüncesi o kadar da delice gelmeyecek artık. Ama öyle gelse bile o kadar kötü değildir belki: Alman-Amerikan diva Marlene Dietrich’in bir zamanlar söylediği gibi: Deli olmayan normal değildir. Böylece, bu metnin sorgulayacağı kesinliklerden birine geldik: Politik olmak için mutlak koşul, insanın tinsel (ve bedensel) yetilerinin tümüne hükmetmesi midir? Ve yanıt evetse, o zaman kim bunun dışında kalır? Bu sorular eski Yunancadaki polis kavramından gelen “politik” sözcüğünün kökenine gönderiyor bizi: Bu niteleme hem antik şehir-devletin dinsel ve yönetsel merkezi için hem de orada bir araya gelen yurttaşlar topluluğu için kullanılıyordu. Bu sözcük var olalı beri, politik olanın yeri ne hayvanların ne de bitkilerin, kölelerin veya kadınların girebileceği bir mekân olarak tanımlanmıştı. Buraya yalnızca özgür Yunan erkekleri girebilirdi. Tüm diğerleri, ölesiye çalışacakları ya da başkaları tarafından afiyetle yenecekleri polis’in kenarına sürüldüler.

Eski polisin surları çoktan yıkıldı, artık politik olanı yeniden düşünmenin zamanı. Hükmedilmeye karşı direnç zaten politiktir. Bu direngen politikanın mekânı ise direniş biçimlerinin sürekliliğiyle belirlidir; bir tarafta insani her şeyin politik olduğu ve diğer tarafta insani olmayan her şeyin politiklikten azade olduğu bir durumla değil. Bir hayvan kemiğinin endüstri tarafından işlenmesine karşı gösterdiği direngenliği ile çok sayıda tarihi çatışmadan çıkmış devrimci bir örgütün direnişi arasında, direngenlik ve direnişin birbirlerine bağlı biçimlerinin sürekliliği vardır. Hayvanlar bu sürekliliğin parçalarıdır. Bu, onları insanlarla birebir aynı basamağa koymak demek değildir, ama “kısmi bağlantıları” açığa çıkarmak demektir. Başkaldıran bir hayvan, tabii ki kendi hukukunu yapan burjuvanın genelgeçer tasavvurlarına benzemez. Hayvanlar dilekçe yazmaz, yurttaş girişimi başlatmaz, oy vermez ve bir makam için aday olmaz. Fransız düşünür Michel Foucault, eleştiri dendiğinde, belli bir biçimde yönetilmeyi reddetmeyi anlar. Kim hayvanların hüküm sürmekte olan koşullarla ilgili pratik eleştiride bulunmadığını öne sürebilir ki? Eleştirinin ne insanlarda ne de hayvanlarda kavramsal ve tamamen bilinç ürünü olması gerekir; aksi takdirde, karşı-kültürün moda ve tarzlarının olmadığı, bilinçdışını ve rüyaları içermeyen bir dünyada yaşardık.

Politik aktörler olarak hayvanlar

Bakış açısının politik aktörler olarak hayvanlara kaydırılması, onların maddi ve metaforik anlamlarını farklı bir biçimde kavramayı olanaklı kılar. Böylece, hayvanlar artık yalnızca klasik seksist veya ırkçı etiketlerle görünmezler; aksine, mücadelenin dile getirildiği insana ait söylem alanlarından fazlası olarak gösterirler kendilerini. Hayvanlar yalnızca bizim (kentsel) alanlarımızı paylaşmazlar, bizim (politik) hayallerimizde de ikâmet ederler.

Bir zaman önce, tiyatrocu Bertolt Brecht seyircisine çıkışmıştı: “Öyle romantik romantik gözünüzü dikmeyin.” Bizim de doğaya dair tahayyüllerimizden romantizmi çıkarmamız ve politik mutasyona uğratmamız gerekiyor. Ekolojik imhaya dair eleştiri de çoğunlukla “bakir doğa”ya dair muhafazakâr düşünceler üzerinde yükseliyor veya sürdürülebilir kaynak yönetimi etrafındaki ekokapitalist kaygılara dönüştürülüyor. Oysa biz Çernobil ve Fukuşima sonrasının e-kodlarının ve beyan edilmeyen madde içeriklerinin zamanında yaşıyoruz.

Sabaha kadar partilemiş gibi itiraf etmek zorundayız: Yüksek radyasyonu aldık, dönüşü yok artık. Ama partinin ertesi günü karaya vurmuş kent enkazları olarak kendimizi bulduğumuzda, tamamen yalnız değildik. Etrafımıza bakarsak başka ekolojileri de görürüz: Britanya’nın atıksu arıtma çamurlarıyla dopingli kuşları daha virtüözce şakıyor ve hiç olmadığı kadar çok seks partnerine sahip oluyor. Meksikalı kuşlar parazitlerden korunmak için yuvalarına nikotinli izmaritler koyuyor ve “bakir” doğa düşüncesinin içini oyuyor. Şehir güvercinleri, kentli hayvanlar âleminin “yabancıları” olarak kenti kendilerine mâlederken, düzen koruyucular, güvercinleri beslemelerinin engellenmesine izin vermeyen yaşlı kadınlar karşısında çaresiz kalıyor.

“Bir de güvercinler var”

“Kanatlı sıçan” ifadesini hepimiz bir yerde duymuşuzdur. Peki nereden geliyor bu?

22 Haziran 1966’da, New York Times’da (güvercinler için) tarih yazacak bir makale yayınlanır: Kentin kamuya açık park alanlarından sorumlu memuru Thomas P. Hoving, bu makalede Bryant Park’ın kirletilmesini ve vandalizmi sert bir biçimde yargılar. Hoving, özellikle parkın diğer ziyaretçilerini suratlarını ekşitmek suretiyle rahatsız eden “eşcinselleri” öne çıkarır ve yeşil alanda randevulaşan olağanüstü sayıdaki “şarapçılara” dikkat çeker. Makale –umutsuzca, evsizler tarafından ele geçirilmiş ve çöp deposu olarak arsızca kötüye kullanılmış– halka açık bir parkın krizini anlatır. Sonra bir arabaşlık gelir: “Bir de güvercinler var.”

Hoving o güne dek bir sabıkası olmayan bu kuş türünü “sarmaşıklarımızı, çimenimizi, çiçeklerimizi yiyen ve sağlık için tehlike oluşturan”, New York’un “en inatçı vandalı” olarak niteler ve ekler: “Ama öyle görünüyor ki herkes onları beslemek istiyor. Güvercin besleyenleri durdurmak olanaksız.”

Yazarın “ortadan kaldırılmaları” yönündeki –umuttan ziyade, umarsız görünen– isteğini belirttiği makalenin sonunda, güvercine bundan böyle her yerde eşlik edecek bir deyim ilk kez ortaya çıkar: “Kanatlı sıçan”. Hoving güvercini böyle adlandırmıştır. Woody Allen’ın 1980 yapımı filmi Stardust Memories bu New York ifadesini, “kanatlı sıçan”ı alıntılar ve yıldırım hızıyla küresel çevrime sokar.

Böylece, güvercinlere dair kamusal imge çok kısa bir zaman içinde dönüşür: Binlerce yıldır dünyanın çeşitli yerlerinde lezzetin, güzelin, sağlığın ve iyinin ta kendisiyken, 20. yüzyılın ikinci yarısında kentsel veba olarak görülmeye başlanır: Tat kaçırıcı, çirkin ve hastalık taşıyıcıdır artık. Peki nasıl gelindi bu değişikliğe?

Mitolojik ve politik bir varlık

Bu kuşun keyfini sürdüğü yüksek itibarın en önemli maddi temellerinden biri, belki de dünyanın en iyi gübresini üretme yeteneğinde yatıyordu: Güvercin dışkısı tarım toplumları tarafından yer ve zamandan bağımsız olarak beğenildi.

Yerkürenin en uzak yerlerindeki güvercin korunakları ve kuleleri, bu takdirin abideleri olarak durur. Genellikle barışçıl, tekeşli ve güzel olarak bilinen güvercinler, mevcut güvercin beğenisi furyasına eklemlenmek isteyen Hıristiyan mitolojisinde, örneğin kutsal ruhun simgesi olur. Katolik öğretide, yeryüzünün, içine hiçbir kötü ruhun yerleşemeyeceği kadar saf olan tek varlığı olarak geçer.

Brecht seyircisine çıkışır: “Öyle romantik romantik gözünüzü dikmeyin.” Bizim de doğaya dair tahayyüllerimizden romantizmi çıkarmamız ve politik mutasyona uğratmamız gerekiyor.

Güvercinler diğer hayvanlara göre daha çok ve daha uzun süre doğurgandır. Bu yüzden farklı kültürlerde, yumuşaklık/uysallık ve tekeşliliğin, doğurganlık ve iyiliğin timsali olan mitolojik varlıklar olarak görülmüşlerdir. Güvercin politikayla da ilişkilidir: Fransa’da bir güvercin korunağı kurmak, en üst toplum katmanlarının ayrıcalığıydı. 1789 devriminde yalnızca eski düzen değil, aynı zamanda güvercin korunakları da yıkılır: Fransa’daki güvercinlerin üçte birinin soyunun Fransız Devrimi sırasında serbest kalan güvercinlerden geldiği tahmin ediliyor.

Ve 1959 Ocak’ında, Fidel Castro hükümet başkanı olarak ilk kez Küba halkına hitap ettiğinde, iki güvercin göğe çıkar ve devrim liderinin kürsüsüne ve omuzuna yerleşir, iki saatlik konuşma sırasında yanından ayrılmaz –o zaman bu, herkesin hemfikir olduğu üzre, tanrısal bir lütfun işareti olarak anlamlandırılır. Che Guevara da devrimcilere, gizli haberleşmeleri kolayca izlenemesin diye, güvercinlerle yakınlık kurmalarını tavsiye etmişti.

Buna karşın, 19. yüzyılda, postadaki işlevi teknolojik buluşlar nedeniyle giderek arka planda kalsa da, güvercin Avrupa’daki önemini gıda ve gübre tedarikçisi, doğal yabani ot yok edicisi olarak 20. yüzyıl başına kadar korur.

Tavuğun 20. yüzyılın ilk yarısında, ABD kökenli önemli bir gıda kaynağı haline gelişi, güvercinin suyunu kaynatır. Çünkü tavuk, yüksek sınai besleme koşullarının büyük bedensel ve ruhsal stresi altında dahi yumurta verir ve diğer hayvanların çoktan ruhunu teslim ettiği yerde çaresizce yaşamaya çabalar. Uyuşuklar ülkesinin tasavvuru, ekonomik mucize yıllarında değişir böylece, artık kızarmış güvercinler uçmamaktadır ağızlara doğru.

Yüzyıl dönümünde sadece Viyana’da yılda 750 bin güvercin yeniyorduysa da, bu sayı 20. yüzyılda sıfıra indi. Kitlesel üretim ve tüketim temelinde yükselen Fordist düzenleme, güvercinin insan toplumları için ekonomik işlevini yok etti: Tarımda gerçekleşen yeşil devrimle birlikte dünyanın ileri derecede sanayileşmiş bölgelerinde artık ona yer yoktu.

Güvercinin kutsallık hâlesini gitgide yıpratan ekonomik süreçler, dünyanın kentsel alanlarında güvercin nüfusunun patlamasına da neden oluyordu. Savaş sonrasının Fordist yükselişi, güvercinlere gıda konusunda artan besin olanakları bahşediyor, alışveriş caddelerinin ve yaya bölgelerinin oluşması doğal-yapay yaşam alanlarını çoğaltıyordu. İlk insan yerleşimlerinde olduğu gibi, güvercinler yeni metropollerde de kendilerine bir dünya kuruyor ve onu sahipleniyordu. 20. yüzyıl boyunca insanlar için ekonomik işlevlerini yitirmeleriyle birlikte konumları ciddi oranda değişti.

Uzun zaman, örneğin yarıya kesilerek yaranın üzerine basılan güvercin sağlıklı bulunduğu için, ideal hasta yemeği ve hastane yiyeceği olarak çorbanın içine katılarak yenmiş. 1950’li yıllara kadar Viyana hastanelerinin yarısında, en azından haftada bir kez menüde güvercin çıkardı. Güvercin öyle saf bir hayvandı ki, hastaları iyileştirmesi beklenirdi. Yine de zamanla hastalık taşıyıcı olarak algılanmaya başladı. Evlerin iç mekânları giderek aseptikleşti ve kentin dış mekânları daha bakımlı hale geldi. Yüksek hijyen standartları, insanları pencere pervazlarının ve arka avluların temizliğinden endişe eder hale getirdi. İş insanları ve yerel politikacılar kamusal alışveriş bölgelerinin estetiğini dert eder oldu.

İdeal metropolisin antitezi

Sincaplar güvercinlerden daha fazla hastalık bulaştırdığı, taşıyıcı olduğu halde, güvercinler “basil saçıcı” olarak anıldı. Buna böyle yaygın bir biçimde inanılması, kentin simgesel düzenine işaret eder. Bu düzende, disipline edilmiş kentsel mekânlara dair modernist vizyonlar, düzen verilmiş estetik ve biyososyal hijyen ekseninde arındırılmış tüketim bölgelerine duyulan ticari arzuyla bir araya gelir. Bu mekânlarda güvercinler ve diğer asalak ve yararsız olarak algılanan figürler, kent imgesinin ve iş akışlarının rahatsız edici tiplerine dönüşür: Punk’lar, dilenciler, bağımlılar, grafiticiler, evsizler.

Güvercinler artık dünyanın birçok yerinde, zaptedilmiş ve başarıyla sınırlandırılmış –düzenlenmiş ve dezenfekte edilmiş– doğalarıyla, ideal metropolisin antitezini temsil ediyor. Sağlık sorunu olarak görülmelerine neden olan “temel suçları”, insanların yararına yapılmış ortamları kirletmeleridir.

Ancak kir, antropolog Mary Douglas’ın kültürlerarası araştırmalarında gösterdiği gibi, öncelikle bir sosyal kategoridir. Kuyumcu işçisinin tırnaklarının arasındaki kirlerin, eğer alınıp kullanılırsa saf altın olduğu görülür. Büyük Britanya’dan bir gündelik hayat bilgeliği: Dirt is matter out of place. Kir yanlış yerdeki maddedir. Bu düşünceyi canlılara taşıdığımızda ise kirlilik niteliği, mekândan uzaklaştırılması gereken nesneleri işaretler.

Güvercinlere karşı giderek artan antipatinin gizli nedeni budur ve yerleşik kanaatin tam tersidir: Güvercin pis olduğu için değil, mekânın düzenini bozduğu için kentsel mekândan uzaklaştırılması gerekmektedir.

Zeytin dalı – dışkı bombası diyalektiği

Filozof Jacques Derrida son dersini “hayvansı- kurtsal” egemenliğe adadı ve bunu “barışçıl-güvercinsel”in karşısına koydu. Yapıçözümün keskin zekâlı düşünürü, burada hegemonyal düşünce tarihinin tuzağına düşer ve zeytin dalıyla dışkı bombası arasındaki diyalektiği gözden kaçırır.

Derrida son dersini “hayvansı-kurtsal” egemenliğe adadı ve bunu “barışçıl-güvercinsel”in karşısına koydu. Yapıçözümün düşünürü, burada hegemonyal düşünce tarihinin tuzağına düşer ve zeytin dalıyla dışkı bombası arasındaki diyalektiği gözden kaçırır.

Almanca “güvercin”in politik amaçlı olarak “dove” ve “pigeon” diye iki sözcüğe ayrıldığını bilmez. Ancak iyi (dove) ve kötü (pigeon) güvercinler olarak kavramsal ikiz yıldızlar haline getirilmesi, en azından tanıdık geliyor olsa gerek. Cinsiyetleştirilmiş “azize” ve “orospu” çiftini andırıyor, “dove” (beyaz bir sabun ve temizlik gibi geliyor kulağa) ve “pigeon” (bu da aşağıya doğru paç diye çıkan bir sesle düşüş gibi) diye ayırılmaları.

Bu ayrılma, mekânda gayrımeşru bir harekete işaret ediyor. Ne genetik ne zoolojik olarak ayrımlandırılabilecek iki güvercin formunun özenli parsellenişi, sosyal teknolojilerin iş başında olduğunu düşündürüyor: Barışın, uysallığın, tekeşliliğin ve itaatin beyaz güvercini, devlet törenlerine, barış antlaşmalarına ve düğünlere aittir.

Beyaz olmayan şehir güvercini, devlet kuşu değildi; kentli hayvanlar âleminin, saldırgan dışkısıyla ulusal kültür anıtlarını parçalamakla tehdit eden ve hiçbir yere ait olmayan “kanak”(1) veya “tschusch”u(2) olarak çıkıyordu ortaya –ne doğal güzel yabanıllığa dair uzlaşımsal tasavvurlara ne de kölevari düşünülmüş yararlı hayvan beslenmesi düşüncesine uyuyordu.

İki “loser” ve direniş

Kentsel alanda şehir güvercinini çağrıştıran bir insani figür çıkıyor karşımıza –yaşlı insan, daha doğrusu, yaşlı kadın. Hayvanlar gibi, yaşlı insanlar da muhafazakârlığın ve katılığın yuvası olarak görülür. Bildik bir kent tasavvuruyla iki “loser”, kamusal alanda buluşur: İhtiyaç fazlası sevgisini sevgisine layık olmadığı düşünülen bir şeye harcayan kederli nine ve sevgisinin nesnesi: güvercin.

Peki ya güvercinlerin beslenmesi, kamusal alanda yaşlı insanların kitlesel tutkulu militanlığı halini alırsa? Yaşlı kadınlar, kamu tarafından yargılanan güvercin besleme pratiklerini yerine getirdiklerinde, joggingciler, park bekçileri ve diğer aktörlerle gayet de güzel dalaşabiliyor.

İlginç bir biçimde güvercinler, tam da solun bir kısmı kiri keşfettiğinde, kentsel kirliliğe dair bir sorun halini aldı: 20. yüzyılın ortalarına kadar temizlik hakkı, yani yeterince yıkama ve yıkanma olanağı sosyalist ve komünist grupların doğal bir talebiyken, kirle olumlu bir biçimde ilişkilenen beatnik ve punk pop-kültür akımları çıkar ortaya. Omuzunda sıçanı veya tasmasında sokak kırması bir köpekle bir punk, aşina bir figür haline geldi.

Kent-ekolojisi açısından insan-hayvan ilişkisine bakıldığında, punk da mülkiyet burjuvazisi çerçevesinde kalır, yalnızca hayvan değişmiştir. Buna karşın yaşlı kadınların canları isteyince gelip giden ve kendilerinden başka kimseye ait olmayan şehir güvercinleriyle ilişkisi sosyal devrim pratiği olarak ele alınabilir. Nerede şehir varsa, orada şehir güvercinleri vardır ve nerede şehir güvercinleri varsa, orada direniş vardır.

(Metin, Express dergisinin 174. sayısında yayınlanmıştır).


NOTLAR
1 Güneyli yabancılara yönelik kullanılan bir küfür sözcüğü.
2 Avusturya Almancasında Slav veya Güneydoğu Avrupalı halkların üyelerine yönelik gündelik dilde kullanılan aşağılayıcı bir tabir.

İlginizi çekebilir

Daha fazlaPanel

Müzik

Afrika’nın Tınıları

Afrika müzikleri üzerine teorik ve pratik olarak 60 yılı aşkın süredir çalışan bir ustayla, Gerhard ...